Giriş: 01.05.2026 - 08:08
Güncelleme: 01.05.2026 - 08:08
OSMAN ARIOĞLU

OSMAN ARIOĞLU

Vergi uygulamasında yapılan bir düzenleme, hedeflenen amacı sağlamanın yanı sıra bazen istenmeyen ya da öngörülemeyen sonuçlara da yol açabilir.


Genel tebliğler ve idarenin açıklamaları, tam da bu tür karışıklıkları gidermek ve kanunun konuluşundaki amaca uygun açıklamalar yapmak amacı taşır. Ne var ki zaman zaman bu açıklamalar, kanun koyucunun niyetinin ötesine geçen; işgüzarlık diyebileceğimiz aşırı yorumları da bünyesinde barındırabilecek sınırlamalar da içerebilir.


UZUN YILLAR SÜREN YORUMLAR DEĞİŞTİĞİNDE NE OLUR? 

İdarenin uzun yıllar devam ettirdiği yorumu, yasal bir değişiklik yapılmaksızın farklı bir yöne evirmesi ya da yargının bu yorumu sorgular hale gelmesi, vergi hukukunun en tartışmalı alanlarından birini oluşturur. Bu durum iki farklı biçimde tezahür edebilir.


Birinci durumda, idarenin kendi yorumunu değiştirmesi söz konusudur. Bu takdirde yargı, ister önceki ister sonraki yorumu benimsesin, kanunun lafzını esas alarak bir karar verecektir. Buna somut bir örnek olarak geçtiğimiz günlerde yayımlanan bir yargı kararını gösterebiliriz. Söz konusu kararda, limited şirket iken anonim şirkete dönüşen bir ortaklık payının satışında iştirak kazançları istisnasına esas alınacak iki yıllık elde tutma süresinin başlangıcı tartışmaya açıldı. Yargı, idarenin görüş değişikliğinden önceki yorumunu doğrulayarak elde tutma süresinin limited şirket ortaklık payının iktisap edildiği tarihten itibaren işlemesi gerektiğine hükmetti. Bizim değerlendirmemize göre de idarenin sonradan yaptığı görüş değişikliği hem kanunun amacına hem de eşitlik ilkesine aykırı bir yorumdu. Bu nedenle yargının meseleyi netleştirmesi isabetli ve olumlu oldu.


BORCA KARŞILIK İŞTİRAK SATIŞINDA DANIŞTAY'IN YAKLAŞIMI 

İkinci durum ise çok eski yıllardan bu yana süregelen bir meseleye ilişkindir: İştirak hissesi satışındaki kurumlar vergisi istisnasının, şirkete nakit girişi sağlanması koşuluna bağlanması.


Bu yorumun temelini oluşturan İdari görüşe göre, bir satışın istisnadan yararlanabilmesi için şirketin fiilen nakde kavuşması gerekir anlayışı vardır. Ne var ki Danıştay, borca karşılık iki yıldan fazla süreyle elde tutulmuş iştirak hissesinin satışına ilişkin bir ihtilaf üzerine verdiği son kararında borcun ortadan kalkmasının şirketin mali durumunu iyileştirdiğini ve dolayısıyla kanunun aradığı ödeme koşulunun bu durumda da gerçekleşmiş sayılması gerektiğini kabul etti. Bu çerçevede istisnanın uygulanması gerektiğine hükmetti; kanunun lafzını esas alan bu yaklaşım, İdarenin öteden beri gelen görüşü aksine bir sonuç doğurdu.


KANUNUN AMACI NAKİT GİRİŞİ Mİ, MALİ İYİLEŞME Mİ? 

Peki, kanun koyucu bu istisnayı neden öngördü? Asıl amacın şirketin nakit değerlerini artırmaktan çok mali yapısını güçlendirmek olduğu değerlendirildiğinde, Danıştay'ın benimsediği yorumun kanunun ruhuna daha uygun düştüğü görülüyor. Zira borcun tasfiyesi de şirketin bilançosunu aynı zamanda da tahsilatın yapılması anlamına gelir. Bu iyileşmenin nakde dönüşme biçimi, istisnadan yararlanma hakkını ortadan kaldırmamalıdır.


Tebliğdeki nakit girişi şartının idarece uzun yıllar boyunca tartışma yaratmadan uygulanmış olması, muhtemeldir ki konunun Danıştay'a geç intikal etmesinin başlıca açıklaması olabilir. Bununla birlikte Danıştay, kanun hükmünü kendi yorumu doğrultusunda değerlendirerek bu kararına varmıştır. Tabii ki bu karar bir daire kararı olduğu için farklı kararlar da çıkması ihtimal dahilindedir. Öte yandan, Danıştay’ın aynı kararda uygun gördüğü iştirakin zararla kapanması sonucu iştirak hisselerine ilişkin kayıtlarda yer alan maliyetin gider yazılabileceğine ilişkin kararı ise bize göre daha tartışılmaya açıktır. 


AÇIKLANAN TEŞVİKLER VE ÇERÇEVENİN ÖNEMİ 

Bu tablonun ışığında tartışmalı alanlarda en sağlıklı yolun kanun maddesinin olabildiğince net bir biçimde kaleme alınması olduğunu özellikle vurgulamak gerekir. Bir sınırlama öngörülüyorsa bu sınırlamanın kanunda açıkça yer alması; sonradan böyle bir tercih benimsenmek isteniyorsa yine kanuna ekleme yapılmak suretiyle düzenlenmesi, hem mükellef hem de idare açısından çok daha sağlıklı bir hukuki zemin oluşturacaktır.


Bu bağlamda geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanımız tarafından açıklanan vergi teşvik paketinin yasalaşma sürecinde de aynı hassasiyetin gösterilmesini temenni ediyoruz. Söz konusu düzenlemelerin öngörülemeyen ve istenmeyen sonuçlara yol açmaması için çerçevenin doğru çizilmesi, maddelerin açık ve anlaşılır bir dille kaleme alınması büyük önem taşıyor. Kanun teklifinin TBMM’ye sevkinde acele edilmemesi, bu anlamda gerekli hassasiyetin gösterildiğinin bir işareti olarak değerlendirilebilir. Umarız bu özenli tutum, yasalaşma sürecinin tüm aşamalarında sürdürülür.