Giriş: 13.02.2026 - 08:55
Güncelleme: 13.02.2026 - 08:55
HÜSEYİN ÖZTÜRK

HÜSEYİN ÖZTÜRK

Alın teri yahut bedeli ödenmiş ticarette başarılı olmanın yolu, üç sacayağından geçer. Bunlar; mizan (ölçmek, tartmak), basiret (görmek, idrak etmek) ve teenni (yarını da düşünerek ihtiyatlı davranmak, acele etmeden iş görmek).


Bu sacayağı düsturu, ticari hayatın devam ettiği tüm sahalarda ve çarşılarda, maddi bir alışverişten ve karşılıklı menfaat temininden ziyade esas gönülden gönüle bir yolculuktur.


Anadolu’nun kadim çarşılarında, arastalarında, o taş döşeli yolların serinliğinde yankılanan, sadece alınıp satılan ürünler değil, insan ruhunun da iyiliklerle, hayırlı hal ve hareketlerle beslendiği, bir nizam ve intizam da adıdır.


Bu nizam, asırlar boyu esnafın, zanaatkârın ve ‘insan kalmaya’ talip herkesin kulağına fısıldanmış, dükkânların başköşesine levha, yüreklerin en mutena köşesine küpe olarak, şu sözlerle nakşedilmiştir. “Gördüğünü tart, görmediğini söyleme, duyduğunu ele.”


Bu deyim, ilk bakışta ticari bir düstur, alışverişin selameti için söylenmiş gibi dursa da aslında bir hayat felsefesinin, bir medeniyet tasavvurunun özetidir.


Bizim irfan geleneğimizde çarşı, sadece ihtiyaç duyulan ürünlerin alınıp satıldığı yer değil; hayatın küçük bir numunesi, insan ilişkilerinde ortak değerlerin konuşulduğu, anlaşıldığı, uygulandığı mekânlardır.


Mesela, tezgâhların arkasındakiyle önündeki ilişki veya günümüzde sayılamayacak kadar çeşitlenen her türlü ticari münasebet, ‘kul hakkı’ terazisinde tartılmalıdır.


İşte bu üç sacayağını teşkil eden tavsiye, insanı beşeriyetten şahsiyete taşıyan, hamı olgunlaştıran, çiği pişiren ateşin yön levhalarıdır.


Gördüğümüz, gördüğümüz gibi duyduğumuz duyduğumuz gibi aktarılır ve teenni ile hareket edilmezse, içinden çıkılmayacak pek çok yanılgı veya yanlışa düşüleceği açıktır.


Gördüğümüzü ve duyduğumuzu mizana çektiğimizde; gördüğümüzü göz bebeğimizle değil, duyduğumuzu kulaklarımızla değil, akıl ve vicdan terazimizle ölçtüğümüzde, hakkın ve hakikatin zeminini güçlendirmiş oluruz.


Göz, zahiri görür; basiret ise batını, yani hakikati sezer. İnsan, çoğu zaman gördüğünün esiri olur. Bize göre gördüğümüz bir hatayı yahut yanlışı hemen hükme bağlamak, basiret ve teenni hasletlerimizi yok saymak olur ki, sacayağının dengesi bozulur.


‘Mizan, basiret, teenni’, aynı zamanda kişinin haddini bilmesi demektir. Bu düstur, iş hayatında kalitenin, liyakatin ve hakkın teslim edilmesinin temelini inşa ve imar eder.


Bir işi teslim alırken yahut birine görev verirken, sadece zahiri yeteneklerine göre değil, o işin arkasındaki emeği, niyeti ve samimiyeti de sahiplenmelidir. Sacayağına dikkat edip etmediğine bakmak lazım gelir.


“İnsan dilinin altında gizlidir” denilir. Bizim görmediğimiz ve duymadığımız ama başkalarının hangi niyet ve gaye ile söylediğini bilmediğimiz halde, kişilerin gördüklerine ve duyduklarına dilimizle şahitlik etmek, elbet bir afettir ve gaflettir. Görülmemişe şahitlik etmek, kişinin vicdanının iflasıdır.


Bu halin, ticari hayatın geneli başta olmak üzere, bütün insan ilişkilerinde; fertten, topluma kadar her yerde huzursuzluğun ve güvenin sarsılmasına sebep olacağı malumdur.


Dilin ve gözün hakkı için bizzat görmediklerimizi ve duymadıklarımızı ifşa etmemek, dilin ve gözün terbiyesidir. Ve “Söz, ağızdan çıkana kadar kişinin esiridir; çıktıktan sonra kişi onun esiri olur.”


Şu zamanlarda bilgi kirliliğinin, yalan, iftira, bühtan, dedikodu ve asılsız haberlerin ne denli hızlı yayıldığını düşündüğümüzde, bu kadim düsturun ne kadar hayati olduğu daha iyi anlaşılıyor.


Velhasıl; iş ve günlük ilişkilerimizde, bütün münasebetlerimizi mizana çekip, basiret ve teenni ile hareket ettiğimizde; huzur, güven ve istikrarlı bir iş ve özel hayatımız olacağı pek aşikârdır vesselam.